Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar

Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar

Salonda kız öğrenciler çoğunluktaydı. (…) Suâl sorma hakkımı kullandım: “Ev kadını mı, iş kadını mı olmak istiyorsunuz?”  Cevap vermekte tereddüt ettiler… Ben de hemen kipi değiştirdim: “Müslüman kızlarımız daha çok ev kadını mı, iş kadını mı olmayı istiyorlar?” Hepsi birden şu cevabı verdi: “Elbette iş kadını olmayı istiyorlar!” (…) “Anneleri gibi olmayı istemedikleri için işkadını olmayı tercih ediyor olmasınlar?” diyerek suâl sormayı sürdürünce, hiç düşünmeksizin “Evet” diye karşılık verdi gözleri; dillerinden ise belirli belirsiz bir “herhâlde…” sözcüğü çıkıverdi. Kızlarımız, anneleri gibi olmayı niçin istemezler ki?..  Bu soru(n) hakkında kimse konuşmaya istekli olmadı…  Salondakilere, bir vesileyle, Tanrı’nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sordum; susarak (!) cevap verdiler. Dünyanın döndüğünden hiç kuşkulanmış olup olmadıklarını sorunca, bu sefer “hayır” demekten çekinmediler. İmanın mâhiyeti değişmişti. Kuşku, metafizik alanda güçlenmiş, fizik alanında yok olmuştu anlaşılan. “­Peki annelerinize, anneannelerinize Tanrı’nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsak ne cevap verirler sizce?”  Müsbet bir cevabın, annelerimiz ve anneannelerimiz için mümkün olamayacağı husûsunda ittifak vardı. Hatta biri “Bizi sopayla kovalarlar.” deyince bütün salon bastı kahkahayı… “Dünyanın döndüğünden ya da gâvurların aya çıktıklarından kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsanız onlara?”  Cevap kesindi: Annelerimiz, anneannelerimiz muhakkak kuşkulandıklarını söyleyeceklerdi.  Hâl böyleyken, kızlarımız niçin anneleri gibi olmayı istemiyorlardı acaba? (D. Cündioğlu, Philo Sophia Loren, Gelenek Yayınları, s. 24-25)

Özgürleştikçe Özüne Yabancılaşan Kadın… Modern zamanlarda kadın, fıtratına ihanet edercesine erkekleşmeye başladı. Kadın, daha az kadın, daha az anne, daha az eş olmakla özgürleştiğini sandı. Evin yerini sokak, mutfağın yerini büro, anneliğin yerini iş hayatı, mahremiyetin yerini teşhir aldıkça kadının erkekleşmesi kaçınılmaz oldu. (…)             Modern kadın özgürleştikçe, yani özüne, doğasına, nefsine bırakıldıkça açılıyor, teşhir ediyor; göze hitap etmek, gözün dikkatini çekmek için elinden geleni yapıyor. Öyle ki, sadece süslenmekle, takınmakla, takıştırmakla yetinmiyor; doğal süsleriyle ortaya çıkıyor; mümkün olabildiğince bedenini gözler önüne seriyor. Çünkü karşıt cinsin kendisinden bunu talep ettiğini, ancak böyle yapmakla göze gireceğini biliyor; beğenmenin biçimi sadece beğenilenin tercihiyle değil, beğenenin talebiyle de belirleniyor.  (…) Modernlik, kadını özgürleştirmekle, göz önüne çıkarmakla, güya ona kendi doğallığı içerisinde hareket hakkı vermekle, aslında kadına dilediğince nefsinin peşinden gidebilmesinin yollarını açtı. Bu süreçte modern kadın, özgürleştiğini düşünürken nefsinin esiri oldu. Öyle ki, artık modern erkek kadınlaşırken, modern kadın erkekleşiyor; doğurganlığını kaybettikçe yaratıcılığını da kaybediyor. Ne yazık ki, Müslüman kadınlar da… Çünkü onlar da artık babaanneleri gibi olmak istemiyorlar. (Philo Sophia Loren, s. 58-59)

Kitle Kültürünün Dişilliği İçinde Azalan Erkek Kimliği Osmanlı münevverleri, Batı ile karşılaştığında cemiyet hayatının “kadınsızlığını” kalemlerine ve fikirlerine dert edinmişti. Kadını olmayan cemiyetler geri kalmaya mahkûmdu. Kapalı kapıların ardındaki kadınlara değil, omuz omuza ilerleyecekleri “arkadaş kadınlar”a ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaç hem batıcıların hem de Türkçülerin kaleminde en belirgin şekilde dile getirildi. Kadınlar “yeni kadın” tipini tartıştılar. Olması gereken kadın tipi konusunda eli kalem tutan kadınların ortak bir görüşü yoktu. Ancak olmaması gereken kadın hakkında hemen hemen hepsi hemfikirdi. Anneleri ve nineleri gibi olmak istemiyorlardı. Kim gibi olmak istiyorlardı? Soruyu sanıyorum hiç böyle sormadılar. Böyle sormayı göze alamadılar. Daima olmaması gereken üstünden fikir beyan edildi. Ya da Batılı kadınların en ideal olanları ile Osmanlı kadınlarının en kalburun altında kalanları bir mukayeseye tâbi tutuldu. Meşrûtiyet’ten itibaren kadınlar üzerine fikir beyan eden çalışmalar arttı. Buna paralel olarak Batı ürünlerinin satışı da artış gösterdi. Batılı fikirler Batılı hayat tarzının benimsenmesi, Batılı hayat tarzının benimsenmesi Batı ürünlerinin ithalatının artması demekti. Meşrûtiyet aydınlarının kitle kültürü üzerine düşünmesini beklemek söz konusu değil. Fakat bugün gündelik hayat içindeki yozlaşmaları ve özellikle kadın ve erkeklerin davranış kodlarındaki değişikliği kavrayabilmemiz için özellikle İslâmî kesimin kitle kültürü üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü içinde mahpus kaldığımız kitle kültürü dişil bir kültür ve bu dişil özellikler en fazla erkek fıtratını bozuyor. Kitle kültürünün dişilliğine dikkat çeken Edgar Morin, belirli refah düzeyine erişen toplumlarda kültürün kadınsılaştığını vurgulayarak erkeklerin daha duygusal, daha yumuşak ve daha zayıf olduğuna dikkat çekti. Morin bu görüşlerini 1962 yılında dile getirdiğinde sanırım ne demek istediği çok anlaşılmamıştı. 21. yüzyılda Müslümanlar kitle kültürü içinde kadınlar üzerinden direnç oluşturmaya çalışıyor. Bu direnç oluşmadığı gibi kadınlar üzerinden yapılan vurgular tam tersine başörtüsü yasaklarında olduğu gibi Müslüman bireyin dünya/ahiret uyumunu bozarak global politikalar için zayıf halka durumuna indirgiyor. Bu konu ile ilgili olarak Anlayış dergisinin Ağustos sayısında Fehmi Koru ile yapılmış röportaja özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Fehmi Koru hükümetin, başörtüsü yasaklarının global politikalar ile bağlantısını anlayamadığı sürece bir mesafe kaydedemeyeceğine temas ediyor. Netice olarak şunu söylemeye çalışıyorum: Kitle kültürünün ezici dişilliği altında İslamiyet’i kadınlara, kadınların dindarlığını başörtüsüne indirgeyen tutum İslami kesimde yozlaşmalara sebep oluyor. Azalan erkek kimliği üzerinde özellikle erkek akademisyenlerin ciddi çalışmalar yapması gerekiyor. Mesela dişil kitle kültürü Müslüman erkek profilini nasıl etkiliyor? Bu etkiyi tespit edebilmek için çok satan kitaplardaki insan tiplemeleri iyi bir başlangıç gibi gözüküyor. (Fatma K. Barbarosoğlu)

20 Nisan 2012
Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk

İstiklâl Marşı

İstiklâl Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
Bu ezanlar – ki şahâdetleri dinin temeli –
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder – varsa – taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Mehmet Akif Ersoy

26 Ekim 2011
İstiklâl Marşı için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk

mezopotamya

mezopotamya

Mezopotamya’daki başlıca antik din ve mitolojileri olan Sümer, Akad, Asur ve Babil inançlarının bütününe verilen isimdir.

Sümerlerin dini politeistikti. Evrendeki güç, nesne ve varlıkları temsil eden antropomorfik tanrı ve tanrıçalar içerirdi. Sümerlerin inanışına göre insanlar başta tanrılar tarafından hizmetçi, köle olarak yaratılmış fakat daha sonra özgürleştirilmiştirler.
Sümer dini ve onu takip eden diğer dinlerde yer bulan çeşitli anlatılara daha sonraları ortaya çıkmış Orta Doğu kökenli dinlerde de rastlanılır. İncil ve Kur’an’da yer alan tufan anlatısı buna örnek olarak verilebilir.
Sümer kökenli tanrı ve tanrıçalar daha sonra gelen Mezopotamya dinlerince benimsenmiştir. Kuşkusuz bu sadece dini ve mitolojik anlamda gerçekleşmemiştir; Sümer kültür ve yaşayış tarzı da aynı din ve mitoloji gibi daha sonra iktidara gelen Akad, Asur ve Babillilerce benimsenmiştir. Ayrıca farklı kültürlerin din ve mitolojilerinde de bazı benzerliklere rastlanır: Yunan mitolojisi ve Anadolu mitolojisi gibi. Mezopotamya mitolojisi Sümer temelli olmakla beraber Mezopotamya’nın aldığı sürekli ve yoğun göç ile birçok farklı kavmin inanç ve kültüründen etkilenmiştir.

Mezopotamya’da ilk yerleşim birimlerinden beri kent-kültürü büyük bir öneme sahip olmuştur. Çoğunlukla bir önemli tanrının tapınağı bir kentte olurdu ve o kent o tanrıya tapımın ana merkezi olurdu. Bu kentlerin içinde en çok öne çıkanı Nippur olmuştur, zira Nippur’da ana tapınağı bulunan tanrı Enlil’dir ki Enlil erken dönem hariç, farklı hanedanlar boyunca Mezopotamya’nın baş tanrısı olarak tapınılmış bir tanrıdır. Kentler ve sahip oldukları tapınaklar olarak şunlar belirtilebilir:

An; Cennetin tanrısı. Erken dönemde baş tanrıdır, daha sonra yerine Enlil baş tanrı olarak tapınılır. Pan-Mezopotamyalı olarak tanımlanabilecek An, Mezopotamya’nın her yerinde ve her dönem tapılırdı. Uruk kentinde, E’anna tapınağı vardı.

Enlil; hava ve fırtınaların tanrısı. Mezopotamya mitolojisinin baş figürlerinden olan Enlil, Pan-Mezopotamyalı sayılır, uzun süre Mezopotamya’nın baş tanrısı olmuştur. E’kur isimli tapınağı Nippur kentinde bulunurdu bu nedenle Nippur uzun süre Mezopotamya’nın dini başkenti olmuştur.

Enki; su ve toprak tanrısı, Pan-Mezopotamyalı sayılır. E’abzu isimli tapınağı, Eridu’da bulunurdu.

Ki veya Ninhursag; dünyanın tanrıçasıydı. Eridu’da E’saggila tapınağı bulunurdu. Sümer kökenlidir.

Aşur; Asur’un baş tanrısıdır. Bir tür hava tanrısı olan Aşur yine Asur kökenlidir, tapınağı Asshur kentinde bulunurdu.

Ninlil; Sümer yaratıcı tanrıça. Nippur’daki E’kur tapınağı.

Inanna; Sümer aşk ve savaş tanrıçası. Uruk’taki E’anna tapınağı.

Marduk ; Babil’in baş tanrısı. Babil’deki E’saggila tapınağı.

Nanna (Sümer) veya Sin (Babil); ay tanrısı, E’hursag tapınağı, Ur.

Utu (Sümer) veya Şamaş (Babil); güneş tanrısı, E’barbara tapınağı, Sippar.

Ninurta; Sümer kökenli ve Pan-Mezopotamyalı olmuş bir tanrıdır. Nippur’un tanrısı olsa da Lagaş da kült merkezlerindendi.

18 Nisan 2011
mezopotamya için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk
sohbet Son Yazılar FriendFeed

Sohbet Girişi

Nickiniz :
Şifreniz :  

Kumsal Yazılar

Kategoriler


Seo tarafından seohocasi v2 temasısohbetsohbet asdsadasdsadsadasdasdasdsad