Bebekler Yeterince Beslenemiyor.

Bebekler Yeterince Beslenemiyor.

Haber: Bebekler Yeterince Beslenemiyor

Doğu Asya‘da emzirme oranları oldukça düşük seviyede. UNICEF’in uyarılarına göre, bu oranın düşmesi bölgedeki bebeklerin gelişimini tehdit ediyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’in Doğu Asya ve Pasifik Beslenme Uzmanı France Begin, Doğu Asya ülkelerinde emzirme oranlarının endişe verici oranda düştüğüne işaret etti. Begin, Çin’de bebeklerin yalnızca yüzde 28’inin anne sütü ile beslendiğini, Vietnam ve Tayland‘da oranların daha da düşük olduğunu belirterek, Tayland‘daki bebeklerin yalnızca yüzde 5’inin anne sütü aldığını söyledi. Uzmana göre, emzirme oranlarının bu denli düşmüş olması, çocuk gelişimini olmusuz etkiliyor.

8 Mayıs 2012
Bebekler Yeterince Beslenemiyor. için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk

Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar

Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar

Salonda kız öğrenciler çoğunluktaydı. (…) Suâl sorma hakkımı kullandım: “Ev kadını mı, iş kadını mı olmak istiyorsunuz?”  Cevap vermekte tereddüt ettiler… Ben de hemen kipi değiştirdim: “Müslüman kızlarımız daha çok ev kadını mı, iş kadını mı olmayı istiyorlar?” Hepsi birden şu cevabı verdi: “Elbette iş kadını olmayı istiyorlar!” (…) “Anneleri gibi olmayı istemedikleri için işkadını olmayı tercih ediyor olmasınlar?” diyerek suâl sormayı sürdürünce, hiç düşünmeksizin “Evet” diye karşılık verdi gözleri; dillerinden ise belirli belirsiz bir “herhâlde…” sözcüğü çıkıverdi. Kızlarımız, anneleri gibi olmayı niçin istemezler ki?..  Bu soru(n) hakkında kimse konuşmaya istekli olmadı…  Salondakilere, bir vesileyle, Tanrı’nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sordum; susarak (!) cevap verdiler. Dünyanın döndüğünden hiç kuşkulanmış olup olmadıklarını sorunca, bu sefer “hayır” demekten çekinmediler. İmanın mâhiyeti değişmişti. Kuşku, metafizik alanda güçlenmiş, fizik alanında yok olmuştu anlaşılan. “­Peki annelerinize, anneannelerinize Tanrı’nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsak ne cevap verirler sizce?”  Müsbet bir cevabın, annelerimiz ve anneannelerimiz için mümkün olamayacağı husûsunda ittifak vardı. Hatta biri “Bizi sopayla kovalarlar.” deyince bütün salon bastı kahkahayı… “Dünyanın döndüğünden ya da gâvurların aya çıktıklarından kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsanız onlara?”  Cevap kesindi: Annelerimiz, anneannelerimiz muhakkak kuşkulandıklarını söyleyeceklerdi.  Hâl böyleyken, kızlarımız niçin anneleri gibi olmayı istemiyorlardı acaba? (D. Cündioğlu, Philo Sophia Loren, Gelenek Yayınları, s. 24-25)

Özgürleştikçe Özüne Yabancılaşan Kadın… Modern zamanlarda kadın, fıtratına ihanet edercesine erkekleşmeye başladı. Kadın, daha az kadın, daha az anne, daha az eş olmakla özgürleştiğini sandı. Evin yerini sokak, mutfağın yerini büro, anneliğin yerini iş hayatı, mahremiyetin yerini teşhir aldıkça kadının erkekleşmesi kaçınılmaz oldu. (…)             Modern kadın özgürleştikçe, yani özüne, doğasına, nefsine bırakıldıkça açılıyor, teşhir ediyor; göze hitap etmek, gözün dikkatini çekmek için elinden geleni yapıyor. Öyle ki, sadece süslenmekle, takınmakla, takıştırmakla yetinmiyor; doğal süsleriyle ortaya çıkıyor; mümkün olabildiğince bedenini gözler önüne seriyor. Çünkü karşıt cinsin kendisinden bunu talep ettiğini, ancak böyle yapmakla göze gireceğini biliyor; beğenmenin biçimi sadece beğenilenin tercihiyle değil, beğenenin talebiyle de belirleniyor.  (…) Modernlik, kadını özgürleştirmekle, göz önüne çıkarmakla, güya ona kendi doğallığı içerisinde hareket hakkı vermekle, aslında kadına dilediğince nefsinin peşinden gidebilmesinin yollarını açtı. Bu süreçte modern kadın, özgürleştiğini düşünürken nefsinin esiri oldu. Öyle ki, artık modern erkek kadınlaşırken, modern kadın erkekleşiyor; doğurganlığını kaybettikçe yaratıcılığını da kaybediyor. Ne yazık ki, Müslüman kadınlar da… Çünkü onlar da artık babaanneleri gibi olmak istemiyorlar. (Philo Sophia Loren, s. 58-59)

Kitle Kültürünün Dişilliği İçinde Azalan Erkek Kimliği Osmanlı münevverleri, Batı ile karşılaştığında cemiyet hayatının “kadınsızlığını” kalemlerine ve fikirlerine dert edinmişti. Kadını olmayan cemiyetler geri kalmaya mahkûmdu. Kapalı kapıların ardındaki kadınlara değil, omuz omuza ilerleyecekleri “arkadaş kadınlar”a ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaç hem batıcıların hem de Türkçülerin kaleminde en belirgin şekilde dile getirildi. Kadınlar “yeni kadın” tipini tartıştılar. Olması gereken kadın tipi konusunda eli kalem tutan kadınların ortak bir görüşü yoktu. Ancak olmaması gereken kadın hakkında hemen hemen hepsi hemfikirdi. Anneleri ve nineleri gibi olmak istemiyorlardı. Kim gibi olmak istiyorlardı? Soruyu sanıyorum hiç böyle sormadılar. Böyle sormayı göze alamadılar. Daima olmaması gereken üstünden fikir beyan edildi. Ya da Batılı kadınların en ideal olanları ile Osmanlı kadınlarının en kalburun altında kalanları bir mukayeseye tâbi tutuldu. Meşrûtiyet’ten itibaren kadınlar üzerine fikir beyan eden çalışmalar arttı. Buna paralel olarak Batı ürünlerinin satışı da artış gösterdi. Batılı fikirler Batılı hayat tarzının benimsenmesi, Batılı hayat tarzının benimsenmesi Batı ürünlerinin ithalatının artması demekti. Meşrûtiyet aydınlarının kitle kültürü üzerine düşünmesini beklemek söz konusu değil. Fakat bugün gündelik hayat içindeki yozlaşmaları ve özellikle kadın ve erkeklerin davranış kodlarındaki değişikliği kavrayabilmemiz için özellikle İslâmî kesimin kitle kültürü üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü içinde mahpus kaldığımız kitle kültürü dişil bir kültür ve bu dişil özellikler en fazla erkek fıtratını bozuyor. Kitle kültürünün dişilliğine dikkat çeken Edgar Morin, belirli refah düzeyine erişen toplumlarda kültürün kadınsılaştığını vurgulayarak erkeklerin daha duygusal, daha yumuşak ve daha zayıf olduğuna dikkat çekti. Morin bu görüşlerini 1962 yılında dile getirdiğinde sanırım ne demek istediği çok anlaşılmamıştı. 21. yüzyılda Müslümanlar kitle kültürü içinde kadınlar üzerinden direnç oluşturmaya çalışıyor. Bu direnç oluşmadığı gibi kadınlar üzerinden yapılan vurgular tam tersine başörtüsü yasaklarında olduğu gibi Müslüman bireyin dünya/ahiret uyumunu bozarak global politikalar için zayıf halka durumuna indirgiyor. Bu konu ile ilgili olarak Anlayış dergisinin Ağustos sayısında Fehmi Koru ile yapılmış röportaja özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Fehmi Koru hükümetin, başörtüsü yasaklarının global politikalar ile bağlantısını anlayamadığı sürece bir mesafe kaydedemeyeceğine temas ediyor. Netice olarak şunu söylemeye çalışıyorum: Kitle kültürünün ezici dişilliği altında İslamiyet’i kadınlara, kadınların dindarlığını başörtüsüne indirgeyen tutum İslami kesimde yozlaşmalara sebep oluyor. Azalan erkek kimliği üzerinde özellikle erkek akademisyenlerin ciddi çalışmalar yapması gerekiyor. Mesela dişil kitle kültürü Müslüman erkek profilini nasıl etkiliyor? Bu etkiyi tespit edebilmek için çok satan kitaplardaki insan tiplemeleri iyi bir başlangıç gibi gözüküyor. (Fatma K. Barbarosoğlu)

20 Nisan 2012
Annesine Benzemek İstemeyen Kızlar için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk

EKMEK

EKMEK

Francalası, kepeklisi, çavdarı ve yulaflısıyla ekmeğin her çeşidi; kalsiyum, demir ve fosforca zengin, dört dörtlük bir besindir.
Ne yazık ki, zayıflığın, inceliğin bir meziyet sayılmaya başladığı günümüzde ekmek gözden düşer gibi oldu. Zira şişmanlatıcı bir karbonhidrat olduğuna inanılıyor. Halbuki ekmek, tek başına şişmanlatıcı bir gıda değildir. Yağ ve şekerle birlikte yenilirse şişmanlatıcı olabilir. Hatta hem doyurucu, hem de pek çok gıdaya göre, düşük kalorili olması bakımından, zayıflama rejimlerinde esas gıda olarak benimsenmeye başlanmıştır.
Yıllardır kendisini bu konudaki araştırmalara veren Claude Aubert:  “-Ekmek kuluçka makinelerinden çıkarılan piliç etinden de, endüstriyel peynirden de daha iyidir.” diyor.
Günde 200-300 gr ekmek yiyerek günlük protein ihtiyacımızın % 20’sini, kalorinin ise % 45’ini karşılayabiliriz. Beyaz buğday ekmeğinin, eğer iyi mayalanmış ve pişmişse, hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Ancak mide problemi olanların bayat ekmek yemeleri daha yerindedir. Zira taze, sıcak ekmek, bayata göre 3 kat daha zor sindirilir.
Ekmeği az yeme eğilimi, giderek yaygınlaşırken gündeme hücre yaşlanması rahatsızlığı girmektedir. Bu da ancak ekmekte bol miktarda bulunan selenyum mineralinin alınmasıyla giderilebilir.

EKMEK ÇEŞİTLERİ 1. Çavdar ekmeği: Buğdaya göre daha koyu renkli ve sertçedir. Kalp, damar hastalıklarını önleyici bir özelliğe sahiptir.
2. Yulaf ekmeği: Beyaz una % 10 oranında yulaf katılarak yapılır. Enerji verici olduğundan büyüme çağındaki çocuklarla, soğuk iklimlerde yaşayanlara çok faydalıdır.
3. Arpa ekmeği: Beyaz unla karıştırılarak yapılır. Kolay sindirilen, güç verici bir ekmektir. Tazesi daha lezzetli olur.
4. Kepekli ekmek: En yararlı ekmektir. Buğdayın % 14’ünü kepek oluşturur. Bu kısım; vitamin, mineral ve protein açısından çok zengindir. Fabrikalarda öğütülen unlardan bu faydalı kısım elenerek ayrıştırılır. Değirmenlerde ise kepek elenmeden tam buğday unu elde edilir.
Buğdayın kabuk kısmında selüloz ve hemi-selüloz gibi sindirilmesi gerekmeyen karbonhidratlar vardır. İşte elyaflı diye nitelendirilen kısım, kepeğin bu bölümüdür. Hiçbir besin değeri yoktur ve vücuttan sindirilmeden atılır. Bu özelliğiyle kalın bağırsak kanserini ve kabızlığı önler.
Kepekte yüksek oranda bulunan kalsiyum fosfat; sinir merkezi dokusu, kan, kaslar, dişler ve kemikler için vazgeçilmez bir kalsiyumdur. Yine kepekteki yüksek oranda bulunan Tiamin (B1 vitamini); sinir ve sindirim sisteminin sağlığını korur. Kepekli undan yapılan ekmek karaciğer ve kalp rahatsızlıklarını tedâvî edici özelliğe sahiptir.
Bir diğer husus da normal ekmekte kullanılan unun beyazlatılma işlemidir. Esasında beyazlatılma işlemiyle buğdaydaki proteinlerin, madensel tuzların ve B grubu vitaminlerinin büyük bir bölümü kaybolur. Hatta buğdayın, kepeğinin ve özünün alınarak beyaz un hâline getirilmesi, buğdaydaki kanser koruyucu maddenin % 90’ını azalttığı bilinir.

16 Nisan 2012
EKMEK için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk

Yüz Güzelliği Mi, Huy Güzelliği Mi?

Etiketler: ,,
Yüz Güzelliği Mi, Huy Güzelliği Mi?
Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde yüksek mevkî sahibi memurlardan birinin, itina ile yetiştirdiği bir kızı; yine kendisi gibi üst kademedeki diğer bir memurun ise bir oğlu vardı. Aile büyükleri, bu iki değerli genci birbirlerine uygun gördüklerinden evlendirmek istediler. Neticede her iki âile de çocuklarını evlendirmek üzere aralarında anlaştılar. Önce söz, sonra nişan, derken sıra düğüne geldi. Düğün merasimi, gelinin gideceği konakta yapılmaktaydı.
O günün usûllerine göre, her iki genç, birbirlerini ancak düğün günü göreceklerdi. Gelinin babası duvağı kapalı olarak salona getirdiği kızını; kısa fakat mânâlı bir konuşma ile damada teslim etti. Kendilerine ayrılan bir odada, genç damat, müstakbel hayat arkadaşının duvağını açıp da yüz görümlüğünü taktıktan sonra ânî bir fenalık geçirerek yere düştü. Orada bulunan yakınlarından birkaç hanım, hemen damadı kaldırarak ayılması için gerekeni yaptılar.
Ayılıp kendine gelen damat ile gelini, kendileri için hazırlanan koltuklara oturtup, ferahlandıracak bir şerbet ikram ettikten sonra baş başa bıraktılar.
Gelin, üzgün ve mahzun söze başladı:

“–Muhterem beyefendi, sizin biraz önce geçirmiş olduğunuz hâlin sebebi, bence mâlum!.. Küçük yaşta geçirmiş olduğum ağır bir çiçek hastalığının yüzümde bıraktığı izler, bir ömür yüzüne bakmaya mecbur olduğunuz hanımınıza karşı size bir soğukluk ve sıkıntı verdi. Ancak bu benim elimde olan bir kusur değil. Rabbim, bu hâli bana lâyık görmüş, elimden ne gelir ki… Şimdi sizden istirhamım şu: Kırk gün evinizde bir misafir olarak kalayım. Bu müddetin sonunda, anlaşamadığımız gerekçesiyle evime döneyim. Bu konuda lütfen anlayış gösterin. Bu hâlden, ikimizden başka hiç kimsenin haberdar olmamasını bilhassa istirham ediyorum!..” diyerek, üzerindeki şahane gelinlik ve başındaki tacı ile gözleri yaşlı bir hâlde damadın ayaklarına kapandı.

Damat, ne diyeceğini şaşırmıştı. Gelini yerden kaldırarak yanına oturttu. Kapıldığı heyecan sebebi ile fenalaştığına gelini inandırmaya çalıştıysa da, genç kız düşüncelerinde kararlıydı.

Konaktaki düğün, âilenin şerefine uygun olarak bütün ihtişamı ile devam etmiş, fakat iki genç arasındaki bu hadise, büyük bir sır olarak kendi aralarında kalmıştı. Aradan günler geçmiş; genç gelin, başta kayınpederi ve kayınvalidesi olmak üzere, konağın içindeki hizmetkârlara varıncaya kadar, güzel ahlâkı, hizmeti, tevâzuu, davranışları ve konuşmaları ile herkesin kalbinde taht kurmuştu.

Günlerden bir gün, sabah saatlerinde damat beyin oda kapısı hafifçe vuruldu. Kırk gün tamamlanmıştı. İçeri giren, mahzun yüzünü büsbütün solgun gösteren siyah elbisesi ile gelin hanımdan başkası değildi. Kendisine konaklarındaki kırk günlük misafirliği sırasında gösterdikleri nâzik muâmele sebebiyle teşekkürlerini bildirerek, düğün günü aralarında alınan karar gereğince, kırk gün dolduğundan, evine dönmek üzere müsaade istemekteydi.

Ayağa kapanma sırası şimdi damada gelmişti; gözyaşlarını tutamayarak:

“–Muhterem hanımefendi, eğer siz beni beğenmediyseniz ve evinize dönmekte kesin kararlıysanız, ona bir diyeceğim olamaz. Ancak şunu bilmenizi isterim ki, siz benim için artık vazgeçilmez bir eşsiniz. Şunu bilin ki; havasız, susuz yaşarım, ama siz olmadan aslâ!.. Sizi tanıdıktan sonra başka bir hayat arkadaşıyla olmama imkân yok!..”
Bu ve benzeri sözlerle genç kızı ikna ederek kararından vazgeçirmek üzere yalvardı ve neticede muvaffak oldu.
İki değerli insan, ayrılmamak üzere birbirlerine kavuşmuş olmanın sevincini yaşadılar. Onların ömürleri, her gün yenilenen bir balayı olarak sürüp gitti.
9 Nisan 2012
Yüz Güzelliği Mi, Huy Güzelliği Mi? için yorumlar kapalı
Okunma
bosluk
sohbet Son Yazılar FriendFeed

Sohbet Girişi

Nickiniz :
Şifreniz :  

Kumsal Yazılar

Kategoriler


Seo tarafından seohocasi v2 temasısohbetsohbet asdsadasdsadsadasdasdasdsad