Kuran’da Geçen Biz Anlamındaki İnna ve Nahnü Kelimeleri

Hıristiyanlar, iddialarına kanıt olarak Kur’ânda geçen (biz anla­mını ifade eden) innâ ve nahnü kelimelerini göstermiş ve bunlar­dan hareketle tanrıların üç tane olduğunu savunmuşlardır. Böy­lelikle Allah’ın tekliğini defalarca vurgulayan Kur’ân’m muhkem ayetlerini bırakıp, -bizatihi Kur’ân’da belirtildiği gibi- fitne çıkar­mak ve kendilerine göre tevil etmek İçin, benzer (müteşabih) ayetlere uymuşlardır. Bu şekilde doğruyu bulmayı değil, fitne çı­karmayı amaçlamışlardı ki bu kalplerin küfrüdür. Ayrıca innâ, nahnu vb. çoğul ifade eden kelimeleri, kendilerince tevil etmek istemişlerdir. Oysa Allah Teâlâ da belirttiği gibi, bu ve benzeri ke­limelerin, kavramların, isim ve sıfatların tevilini O’ndan başka kimse bilemez; çünkü bu isimler ancak kendisiyle ortaklık halin­de veya mülkiyet ve egemenliği altında bir takım yardımcıların bulunduğu tek varlık (vâhid) için kullanılır. Bundan dolayıdır ki bu tür çoğul ifade eden kelimeler müteşabihtir. Sözkonusu tek varlıkla ortaklığı olanlar, herhangi bir eylemde bulunduklarında “Biz şunu şöyle yaptık, bunu böyle yaptık” derler. Halbuki böyle birşey Allah Teâlâ hakkında imkansızdır. Kaldı ki mülkiyetleri al­tında kendisine boyun eğmek zorunda olan insanların bulundu­ğu kimseler -kral vb- “Biz şöyle yaptık” ifadesini kullandıkların­da “Ben mülkiyetim ve yeteneklerimle bu işi böyle yaptım” de­mek ister. Allah Teâlâ dışında kalan mahlukatın tamamı O’nun mülkiyeti altında olup kâinatın tüm işlerini tek başına sevk ve idare eden bizatihi kendisidir. Melekleri ise, Allah’ın mahlukun-dan işlerini gördürdüğü elçileridir. Bu itibarla Allah innâ ve nahnü kelimelerini kullanmaya diğer varlıklardan daha layıktır; çün­kü O’nun dışında hiç kimsenin buyruklarına tam olarak itaat edilmiş değildir. Bu yüzden de biz anlamına gelen ve çoğul ifade eden inna ve nahnü ifadelerini kullanmaya daha fazla hak sahi­bidir. Bu hususta krallar da O’na benzer. Bu nedenle sözkonusu kelimelerin, bir de müteşabih (benzer) anlamları da vardır. An­cak Allah’a özgü kılınan bu gibi hususlarda, kendisine hiçbir şey benzetilemez. Bunların tevili meleklerinin niteliklerinin, güçleri­nin ve Allah Teâlâ’nın gökteki ve yerdeki işleri onlar kanalıyla na­sıl sevk ve idare ettiğinin bilinmesidir. Nitekim bir ayette “Rabbi-nin ordularını ancak kendisi bilir…” (Müddessir, 74/31) buyurur. Benzeşme nedeniyle yapılan bu tevili, Allah’ Teâlâ dışında hiç kimse bilemez. Bu ifadelerin anlamını ve yorumunu öğrenebil­sek de, zihinsel dünyamız kelime, kavram, isim, nitelik, olay ve olguların tevillerini asla bilemez. “O Allah ki… yarattı…” (Secde, 32/4) ifadesi ise böyle değildir; çünkü bu, kendisinde hiçbir ben­zerlik (müşabehet) olmayan muhkem (anlamı kesin) bir ayettir. Bu isim, çoğul ifade eden ve biz anlamını İçeren innâ ve nahnu kelimeleri gibi değildir. Bu kelimeler Allah’ın dışında, ortakları olan ve yardımcıya gereksinim duyan varlıklar için kullanılır. Al­lah Teâlâ ise her iki durumdan da münezzeh ve müberradir. Ni­tekim bunu Kitab’ında şu sözlerle dile getirmiştir:

De ki: Allah’tan başka tanrı olduklarını sandığınız şeyleri çağı­rın, onlar ne göklerde ve ne de yerlerde zerre ağırlığınca birşeye sahip değillerdir. Bu ikisinin mülkünde Allah’a bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. (Sebe, 34/22)

Diğer bir ayetle de şöyle buyuruhnaktadır:

Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acizlikten dolayı bir yardımcısı da bulunmayan Allah’a hamdolsun!” de ve O’nu şa­nına yakışır biçimde tekbir et! (İsrâ, 17/111)

Bu ayetlerde kasdedilen anlamlar, mahlukat hakkında olup benzerlerinin Allah Teâlâ’ya isnadı caiz değildir.

18 Nisan 2011 Saat : 7:02
Kuran’da Geçen Biz Anlamındaki İnna ve Nahnü Kelimeleri için yorumlar kapalı
Okunma
iZmiRLi
devamını oku

Âşıkların Aşk Bedenidir!

Âşıkların Aşk Bedenidir!

Gerçek âşık onurludur
Onda gurur yoktur
Gurur ile onur dost olamaz
Aşkı bilmeyen âşık olamaz
“..ama AŞIK gibi….” âşıktır
Aşkı onun kalbine yakışır
Orada onurlu bir çiçek gibidir
Sevgiyle aşk hep sulanır
Böceklerden koruyan ilacıdır,
“Ben Seni sevdim” cümlesinde saklıdır
Aşk Aşkına, Âşık Aşığına bağlıdır
İkisi de bir bendene girer
Birlikte Âlem-i Gönül’dedirler
Saray-ı Aşk onlarındır
Hizmetçisi anılarıdır
Yemekleri karşılıklı söylenen sözleridir
İki âşık bir bedendedirler
O beden bambaşka bir yerdir
Hiçbir bedene benzemezdir
Sevgiyle kaplı aşk ile dolu bir bedendir
Âşıkların aşk bedenidir!

18 Nisan 2011 Saat : 6:47
Âşıkların Aşk Bedenidir! için yorumlar kapalı
Okunma
iZmiRLi
devamını oku

mezopotamya

Mezopotamya’daki başlıca antik din ve mitolojileri olan Sümer, Akad, Asur ve Babil inançlarının bütününe verilen isimdir.

Sümerlerin dini politeistikti. Evrendeki güç, nesne ve varlıkları temsil eden antropomorfik tanrı ve tanrıçalar içerirdi. Sümerlerin inanışına göre insanlar başta tanrılar tarafından hizmetçi, köle olarak yaratılmış fakat daha sonra özgürleştirilmiştirler.
Sümer dini ve onu takip eden diğer dinlerde yer bulan çeşitli anlatılara daha sonraları ortaya çıkmış Orta Doğu kökenli dinlerde de rastlanılır. İncil ve Kur’an’da yer alan tufan anlatısı buna örnek olarak verilebilir.
Sümer kökenli tanrı ve tanrıçalar daha sonra gelen Mezopotamya dinlerince benimsenmiştir. Kuşkusuz bu sadece dini ve mitolojik anlamda gerçekleşmemiştir; Sümer kültür ve yaşayış tarzı da aynı din ve mitoloji gibi daha sonra iktidara gelen Akad, Asur ve Babillilerce benimsenmiştir. Ayrıca farklı kültürlerin din ve mitolojilerinde de bazı benzerliklere rastlanır: Yunan mitolojisi ve Anadolu mitolojisi gibi. Mezopotamya mitolojisi Sümer temelli olmakla beraber Mezopotamya’nın aldığı sürekli ve yoğun göç ile birçok farklı kavmin inanç ve kültüründen etkilenmiştir.

Mezopotamya’da ilk yerleşim birimlerinden beri kent-kültürü büyük bir öneme sahip olmuştur. Çoğunlukla bir önemli tanrının tapınağı bir kentte olurdu ve o kent o tanrıya tapımın ana merkezi olurdu. Bu kentlerin içinde en çok öne çıkanı Nippur olmuştur, zira Nippur’da ana tapınağı bulunan tanrı Enlil’dir ki Enlil erken dönem hariç, farklı hanedanlar boyunca Mezopotamya’nın baş tanrısı olarak tapınılmış bir tanrıdır. Kentler ve sahip oldukları tapınaklar olarak şunlar belirtilebilir:

An; Cennetin tanrısı. Erken dönemde baş tanrıdır, daha sonra yerine Enlil baş tanrı olarak tapınılır. Pan-Mezopotamyalı olarak tanımlanabilecek An, Mezopotamya’nın her yerinde ve her dönem tapılırdı. Uruk kentinde, E’anna tapınağı vardı.

Enlil; hava ve fırtınaların tanrısı. Mezopotamya mitolojisinin baş figürlerinden olan Enlil, Pan-Mezopotamyalı sayılır, uzun süre Mezopotamya’nın baş tanrısı olmuştur. E’kur isimli tapınağı Nippur kentinde bulunurdu bu nedenle Nippur uzun süre Mezopotamya’nın dini başkenti olmuştur.

Enki; su ve toprak tanrısı, Pan-Mezopotamyalı sayılır. E’abzu isimli tapınağı, Eridu’da bulunurdu.

Ki veya Ninhursag; dünyanın tanrıçasıydı. Eridu’da E’saggila tapınağı bulunurdu. Sümer kökenlidir.

Aşur; Asur’un baş tanrısıdır. Bir tür hava tanrısı olan Aşur yine Asur kökenlidir, tapınağı Asshur kentinde bulunurdu.

Ninlil; Sümer yaratıcı tanrıça. Nippur’daki E’kur tapınağı.

Inanna; Sümer aşk ve savaş tanrıçası. Uruk’taki E’anna tapınağı.

Marduk ; Babil’in baş tanrısı. Babil’deki E’saggila tapınağı.

Nanna (Sümer) veya Sin (Babil); ay tanrısı, E’hursag tapınağı, Ur.

Utu (Sümer) veya Şamaş (Babil); güneş tanrısı, E’barbara tapınağı, Sippar.

Ninurta; Sümer kökenli ve Pan-Mezopotamyalı olmuş bir tanrıdır. Nippur’un tanrısı olsa da Lagaş da kült merkezlerindendi.

18 Nisan 2011 Saat : 6:34
mezopotamya için yorumlar kapalı
Okunma
iZmiRLi
devamını oku

Kayı Şehir Atlantis Nerede??

Günümüz araştırmalarının saptadığı bir konu Mayalar’ın ve Mısırlıların şaşırtıcı bir biçimde benzer bilgilere sahip olmalarıdır. Piramit mimarisi, ortak mitolojik anlatılar, ortak bir Tufan efsanesi… Bu iki topluma Yunanlıları da ekleyebiliriz. İlginç olan modern tarih bilimimize göre ayrı kıtalarda yaşayan bu iki toplum 1492’deki Kolomb’un keşfinden önce birbirlerinden haberleri olmamalıydı.
Varılabilecek ilk sonuç, bu kadar birbirine uzak iki ırkın bu bilgileri ancak ortak bir kaynaktan öğrenmiş olabileceğidir. Platon’un diyaloğunda Atina’nın kanun koyucusu Solon’a, Mısır’da bir Mısırlı rahip tarafından geçmişle ilgili bilgiler aktarılır. Dünya’nın perdiyodik yıkımıyla ilgili Maya inancını hatırlatan sözlerle, bu rahip Solon’a kendilerinin “Dünya Tarihi” konusunda Yunanlılar’dan daha fazla bilgiye sahip olduklarını açıklar:
“Siz (Atinalılar) birçok “Tufan” olmasına rağmen sadece bir tanesini hatırlıyorsunuz… Siz ve yurttaşlarınız, kurtulan birkaç kişinin soyusunuz, fakat bununla ilgili hiç bir şey bilmiyorsunuz. Çünkü birçok nesil hiç bir yazılı belge bırakmadan yok olup gitti ”
Platon’un kayıtlarına göre, şimdiki Atlantik Okyanusu’nun ortasında bir zamanlar büyük bir “Ada Kıta” vardı.
“Bizim kayıtlarımız , siz Atinalılar’ın, Atlantik Okyanusu’ndaki yerinden, Avrupa ve Asya kentlerini işgal etmek için küstahça çıkan o büyük gücü nasıl kontrol altına aldığınızı anlatır. O zamanlar Atlantik deniz yoluyla gidip gelmeye elverişliydi. Sizin Herkül Kayalıkları adını verdiğiniz boğazın karşı tarafında, Asya ve Libya’nın birleşiminden daha büyük bir ada vardı. Yolcular bu adadan diğer adalara ; diğer adalardan da okyanusu çevreleyen, tamamen karşıdaki kıtaya ulaşabiliyorlarıdı…”
Kolomb devrinden 1800 yıldan daha eski bu metin (ki diyaloğun tarihi daha da eski) Atlantis’in varlığını ve yerini anlatmaktan da öte , Mısırlılar’ın en azından Amerika kıtasını bildiğini gösteren ideal bir kaynak.Hatta bu metni Platon’un yazdığını dikkate alırsak Yunanlılarında… Aynı metin şu şekilde devam eder,
“Atlantis Adası’nda, bütün adayı olduğu kadar diğer adaları ve kıtanın bazı bölümlerini ; ayrıca boğaz boyunca Mısır sınırına kadar Libya’yı ve Tyrrhenia’ya [Tuscany] kadar Avrupa’yı yöneten, güçlü ve dikkate değer krallar hanedanı vardı.”
Anlaşıldığı kadarıyla Atlantis , batı Avrupa’yı , Kuzey Afrika’nın büyük bölümünü, Atlantik adalarını ve metinde bahsi geçen kıtanın, Amerika kıta’sının bazı bölümlerini yöneten ve dünya üzerinde de önemli bir nüfuzu olan güçlü bir medeniyetti. Bununla yetinmedikleri, Güney’e doğru açılma ve Yunanistan’la Mısır da dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’deki kentleride kontrolü altına almak istedikleri ortadadır. İşgalcilere karşı koymak üzere bir itilaf oluşmuştur fakat bu işgalcilere karşı koymak ve Doğu ve Batı Akdeniz yerlilerinin tümünü kurtarmak Atina’ya düşmüştür. Burada ifade edilen savaş muhtemelen, Atlantis’in son zamanlarında Atlantis’te yaşanan pozitif güçlerle negatif güçlerin arasında geçen büyük savaşın bir yansımasıydı. Çünkü her iki grubun temsilcileri de yaklaşmakta olan “Büyük Tufan” dan haberdar oldukları için çevre kıtalara göç etmeye başlamışlardı. Platon’un diyaloğu şöye devam eder,
“Daha sonra müthiş şiddette depremler ve seller oldu ve bir tek korkunç gün ve gecede sizin tüm [Atinalı] savaşçılarınız toprak tarafından yutuldular. Atlantis Adası da benzer şekilde deniz tarafından yutuldu ve yok oldu. Bu yüzden bugün, o bölgedeki deniz yolculuğa elverişli değildir, çünkü yüzeyinin altı batı adanın kalıntılarıyla ve çamurla kaplıdır.”
Critias metinlerinde , Herkül Kayalalıkları’nın içinde yaşayanlarla dışında yaşayanlar arasındaki savaşın ilanından beri 9000 yıl geçtiğinden bahsedilir. Evet, savaş burada da karşımıza çıktı. Savaşın ne kadar sürdüğü belli değil ancak Atlantis’lilerin Libya ve Tuscany’e kadar tüm Avrupa’ya göç etmelerinden önce başladığı açıkça belirtilmiştir. Platon’un M.Ö.350 civarında tuttuğu bu kayıtlara göre M.Ö.9500 civarındaki bir tarihi diğer bir değişle yaklaşık 12,000 yıl öncesine bakmış oluyoruz. Yani Tufan’ın olduğu tahmin edilen tarihlere…
Buraya kadar anlattıklarımızla ilgili bir ikileme de değinmek gerekiyor.
Klasik Mısır Bilimcileri bize Mısır Uygarlığı’nın, M.Ö. 3100 civarında İlk Hanedanlıkla birlikte başladığını söyler. Yine bu klasik yaklaşım bundan önceki dönem Mısırlılar’ının avlanarak geçinen göçebeler olduğu şeklinde bir bilgi verir. Peki bu insanlar Platon’un bahsettiği zamanda , tüm dünyayı etkileyen böyle bir savaşla ilgili bir kayıt tutabilirlermiydi?
Bir tarafta, Atlantiğin diğer tarafındaki Amerika’nın varlığını ve Atlantis’i anlatan, ünlü filozof Sokrates’in öğrencisi Platon; diğer taraftaysa Atlantis’i yalanlayan klasik bilimin iddiaları… Bu kördüğümü çözmenin tek yolu farklı kaynakları da katmaya çalışarak sorulara cevaplar bulmaktan geçiyor.
Atlantiğin ortasında bir ada/kıta var mıydı?
Atlantis efsanesine bilimin kesin olarak “hayır” diyememesinin ilk sebebi bu konuyu Platon’un anlatıyor olmasıdır. Böyle bir kişinin anlattığı bir konu reddedilmeden önce ciddi bir şekilde incelenmelidir.
Ortaya atılan ilk iddia Atlantis Uygarlığı’nın aslında Girit olduğu fikridir. Girit (Minos) uygarlığı, komşu Thera (Santorini) Adası’ndaki M.Ö. 1400 civarında şiddetli bir volkanik patlamayla sona ermiştir. Bu yerel felaketin yol açtığı dev gel-git dalgaları Girit’in sahil kesimlerini yok etmiş ve Minos Uygarlığı’na, önemli ölçüde zarar vermiştir. Minoslular, Atinalılar’ın ezeli düşmanları olması , Atlantis Efsanesini mantıklı olabilecek bir anlatıma kavuşturabilir. Fakat bu argümanın en önemli problemi, Platon’un Atlantis’in Herkül Kayalıkları’nın ilerinde uzandığını ve Batı Avrupa’yla Libya’yı işgal ettiğini söylemesidir. Metnin hiçbir noktasında Girit’le ya da Doğu Akdeniz yerlilerinin karşılaştığı her hangi bir bağlantı kurulmamıştır.
Atlantis’i bulmak için efsaneleri, çevresindeki folklöre etkileri, sağladığı paralellikleri araştımak gerekir. Amerikalı bir meclis üyesi olan Ignatius Donelli tarafından yazılmış “Atlantis: Tufandan önceki Dünyadır” isimli kitapta şu görüşlere yer verilir:
“Platon bize; Atlantis’in ve Atlantik Okyanusu’nun isimlerini, Poseidon’un(Yunan deniz tanrısı) en büyük oğlu ve krallığın kurucusu olan Atlas’tan aldıklarını söyler. Afrika Kıtası’nın Atlantis’e en yakın kısmında, çok eski zamanlardan beri Atlas dağları olarak bilinen sıra dağlar vardır. Atlas ismi Atlantis’in yüce kralını isminden gelmiyorsa, nereden geliyordur? Ve eğer bahsedilen dağların kökü buradan gelmiyorsa onların Afrika’nın en Kuzey-Batı köşesinde bu isimle anılmasının sebebini nasıl açılayabiliriz? Ve nasıl oluyorda Heredot zamanında bu sıradağların yakınında “Atlantes” adı verilen ve muhtemelen Solon’un adasındaki kolonilerden birinin kalıntıları olan insanlar yaşıyordu.
…Şuna bakın! Afrika kıyılarında bir Atlas Dağı; Amerika kıyılarında bir Atlan kenti; Afrika’nın Kuzey ve Batı kıyılarındaki “Atlantes” ; Aztlan’daki Aztek insanları ; iki kıta arasında kalan Atlantik okyanusu ; Dünyayı omuzlarında taşıyan mitolojik ilah Atlas , ve Atlantis Adası’nın hatırlanmayacak kadar eski gelenekleri. Tüm bunlar sadece basit bir tesadüf müdür?
Atlantis gerçeğini kabul etmeden Eski Mısırlılar’ın yazıtlarında kendilerini “kızıl adam” olarak tasvir etmelerini nasıl açıklarız? Ve diğer yandan, Orta Amerika’nın yazıtlarındaki Negro tanıtımını nasıl değerlendirebiliriz?”
Chichen Itza’daki kaşifler tarafından görülen uzun sakallı erkeklerin heykellerinin haricindeki küçük kafalı kalın dudaklı ve kıvırcık saçlı uzun insan figürlerine Negrolar (zenciler) denir.
“Negrolar hiç bir zaman deniz geçen bir ırk olmamalarıyla birlikte, bunların Orta Amerika’daki varlıkları aşağıdaki iki konudan birini kanıtlar: Ya Atlantis üzerinden Amerika ve Afrika arasındaki kıta bağlantısının varlığını; ya da Atlantisliler veya diğer bir uygar ırkın gemiler yoluyla Amerika ve Afrika arasındaki ticari ilişkilerini…”
Aslında hangisini alırsanız alın, vardığımız sonuçlar şunlar oluyor:
* Atlantis ismiyle anabileceğimiz yaklaşık M.Ö 9500 civarı bir medeniyetin varlığı
* Bu uygarlığın Avrupa, Afrika, Ortadoğuya olduğu kadar Amerika kıtasında da etkin bir güce sahip oluşu
* Atlantislilerin negatif ve pozitif güçler olarak tabir edilen kuvvetler arasında başlangıç zamanı ve ne kadar sürdüğü bilinmeyen bir savaşın yaşandığı
* Süren savaş sırasında Atlantislilerin yakında gerçekleşecek “Tufan” dan kaçabilmek için Doğu Akdenizi işgale kalkışmaları ve Atinalılarla savaşmaları
* Tufan’ı önceden tahmin edebilecek bir bilgi düzeyine sahip, dolayısıyla gelişmiş olduğu düşünülecek bir medeniyet.
* Atlantislilerin yok olmasına neden olan Tufan’dır.
Kayıp kıta Atlantis. Şimdi nerede?
Atlantis gerçekten bir zamanlar Atlantik Okyanus’unun ortasında yer alan büyük bir kıta idiyse, bugün neden deniz seviyesinde ondan en ufak bir iz yoktur ? Acaba, Tufan’ı anlatan metinlerde de bahsedildiği gibi kıta parçalanarak tamamen sulara mı gömülmüştür ?
Aslında durum bunun tersidir…
Kuzey Atlantik Okyanusu derinliklerinde araştırma yapılacak olursa kıtasal kabuk yerine derin su kütlesiyle karşılaşılır.. Asor Adaları’nın bulunduğu bölgede Kuzey Atlantik sıradağları uzanır. Bu dağlar bazı yerlerde okyanus yüzeyinin sadece 200 metre altındadır. Bu pek ümitli bir kanıt gibi görünmemekte. Çünkü, iki tektonik plakann olduğu bir alandır burası aynı zamanda.
Alman yazar Otto Muck , “Atlantis’in Sırrı” isimli kitapta Atlantis’i bulma çabasına girişmiştir. Kıtaların sürüklenme hareketinin bir zamanlar Atlantis diye bir kıta olması olasılığını ortadan kaldırdığını kabul etmeyerek, yeni bir incelemede bulundu. Güney Amerika ve Afrika Kıtaları’nın ana hatlarının birbirine mükemmel şekilde uyduğu fakat Kuzey Atlantik kıyısındaki kıtaların uymadıkları farkediliyordu. Ayrıca Avrupa’dan çıkan paleontolojik bir kanıta göre, son Buzul Çağı’nda bir buz kütlesinin 52. Paralel’e kadar (Londra) Güney’e ulaşabilmesinin sebebi , onu durdurabilecek bir Gulf Stream akıntısının olmayışıdır. Eğer Gulf Stream bugün yaptığı gibi o zaman da Kuzey Avrupa kıyılarına ılık su getirseydi, buz o kadar Güney’e gidemezdi. Gulf Stream akıntısının olmayışını, bu akıntının M.Ö. 10,000 civarına kadar Atlantik Okyanusu’nun ortasındaki bir kara parçasının engellemesine bağlamak mümkündür. Bu akıntı, ancak Atlantis battığında Kuzey Atlantik kıyısında ki kara parçalarına ulaşabilmişti.
Günümüzde , Kuzey Atlantik’te bir boşluk vardır. Ve bir parça daha eklemeden Kuzey Atlantik’teki kıtaları birbirine uyumlu hale getiremeyiz. Dolayısıyla başlangıçtaki tek kıta olan Pangea’yı oluşturamayız. Bu mantıktan yola çıkarak günümüzün küba, bahama, bermuda adaları bu büyük kara parçasının geride kalan kısımları veya aynı bölgeyi kaplayan yaşıtı adalardır. Her iki durumda da Atlantislilerin buralarda da yaşadıklarını varsayabiliriz. Peki geriye hiçbir kalıntı veya iz kalmamışmıdır?
1877 yılı Mart’ında doğmuş olan Edgar Cayce’in anlatılarını saymazsak, 1968’e kadar hiç bir iz kalmadığı sanılıyordu. Edgar Cayce, 23 yaşındayken birden sesi kısılıvermişti. Doktorlar aylarca süren çalışmalarına rağmen hiçbir çare bulamadılar. Hiç iyileşmeyecek gibi görünüyordu. Son çare olarak tavsiyeleride göze alarak “oto-ipnozu” denemeye karar verdi. Ve herkesi şaşırtan bir sonuca, ipnoz altında konuşabiliyor olmaya ulaştı. Kendisinin ipnoz altındayken verdiği öneriler doğrultusunda yapılan tedavi kısa sürede sonuç verdi ve sesi iyileşme sürecine girdi. İpnoz altındayken “Şuuraltı Gücünden Yararlanma Tekniği” ni geliştirdi ve bunu başkalarının hastalıklarını iyileştirmekte kullandı.
Bugünkü yaşantımızda da varolan sahte medyumlar, falcılar gibi görünsede ileriki zamanlarda durumun böyle olmadığı anlaşıldı. 40 yıl boyunca günde iki kere bu tekniği kullanarak, insanlara geçmişleri, gelecekleri ve pekçok konuda bilgiler sunmaya devam etti. Uyandığı zaman, ipnoz altında söylenenleri kesinlikle hatırlamıyordu. Şüphecileri susturan şey ise, bu adamın gerçekleri söylediğinin defalarca kanıtlanmasıydı. Önerdiği bitkiler, bezen bilinmeyen ilaçlar gibi daha önce bilinmeyen konulara değiniyordu.
Cayce’nin yaptığı anlatımlar dikkatlice muhafaza edilmiştir. 2500 civarı kayıt tutulmuştur. Ve anlatılarında Atlantis’e de değiniyordu. Onun tarif ettiği Atlantis son derece gelişmiş bir uygarlıktı. Ancak zaman içinde ellerindeki kozmik bilgileri bazı Atlantisliler negatif yönde kullanmaya başlamışlardı ve böylelikle Atlantis iki ayrı gruba ayrılarak büyük bir savaşa sahne olmuştu. Şaşırtıcı olan anlatılarında bugüne uyarlanabilir kelimeler kullanıyor olmasıdır. Teknoloji olarak gelişmiş (uçaklara, lazerlerle ve diğer cihazlarla) bir uygarlığın kozmik gerçeklere sırt çevirişinin ve kendi materyalizminin zevklerine dalışını anlatmıştır. Atlantisliler’in doğal güçleri yanlış kullanımından doğan bir dizi felaket, adalarının yok olmasına sevep olduğunu ve aynen Platon’un anlattığı gibi ve sanki yaşamışçasına net bir biçimde anlatmıştır. Büyük felaketten kurtulan insanların daha sonra diğer kıtalara göçlerini anlatmaktadır. Felaket sırasında Atlantis’lilerin tümü ölmemiştir. Bir çoğu gemilerle kaçmış, diğerleri de çok önceden denizaşırı ülkelere göç etmişlerdi. Yani Kuzey Afrika’ya, İspanya’ya, Batı Avrupaya gittiler.
Kendi topraklarından kaçarken yeni toprakları işgale giriştikleri belirgindir. Ve buda Atina’lıların karıştığı savaşa neden olmuştur.Tevrat’ta “Nuh’un Gemisi” nin Ağrı Dağı’nda karaya oturduğu ve Nuh’un Sami, Hami ve Japheth adında üç ırkın atası olan üç oğlu olduğu anlatılır. Eğer Nuh’u , Mısır’daki Osiris dinindeki Osiris’le bir tutarsak, Nuh’un oğullarını da Mısır’ın üç kurucu ırkı olarak yorumlayabiliriz. Kırmızı derili Atlantisliler, Beyaz Ariler(Ağrı Dağı’ndan ve doğudan gelen beyaz derili ırk) ve siyah Mısırlılar. Osiris’in birleşik ve çok farklı bir krallığı yönettiğini söyleyen varsayım , Cayce’nin varsayımıylada bağdaşır.
Fakat Cayce sadece bunları anlatmakla kalmamıştır. Anlatılarının çoğunda Atlantis’ten kurtulanların kendi tarihlerine ilişkin kayıtlarıda getirdiklerinden bahseder. Bu kayıtlar, Giza Piramitleri’nin önünde, nöbet tutar gibi duran Büyük Sfenks’in yakınlarındaki bir odada, ikinci kopyaları, kurtulan diğer insanlarca Meksika’nın Yukatan bölgesinde bir yere gömülü durumdadır. Iltar adındaki bir rahibin, Atlantis Kraliyet soyundan bir grupla birlikte, Poseidia’yı (Ana adaları) erkettiğini ve Yukatan’a gittiğini iddia eder. Iltar ve beraberindekiler burada Atlantis’e benzer bir medeniyet kurmaya başladı. Iltar’ı , Mayalar’ın daha sonraları öğretmenleri Zamna olarak saygı duydukları kahinle aynı kabul edebiliriz….
Cayce’in konumuzu da ilgilendiren en ilginç varsayımı ise bugün Florida açıklarında bulunan ve Bimini Adaları olarak bilinen bölgede Atlantis’e ait kalıntılar olduğu yönündeydi. Ve gerçektende 1968 yılında bu bölgede deniz altında yapılan keşif sonucu Scott taşları denilen yıkıntılar ve Bimini yolu denilen ve tüm adaları dolaştığı düşünülen taştan yapı keşfedilmiştir.
Bimini adası ve Piri Reis’in haritası !
Şimdi düşünüyor olmalısınız. Piri Reis’in haritasının burada ne işi var diye. Malesef pek çoğumuz, ki bu pek çoğun içinde türk “bilim” adamlarıız önemli bir grubu oluşturmakta , Piri Reis’in bir harita yaptığından başka birşey bilmiyoruz. Öncelikle harita hakkında kısaca bilgi vermemiz gerekli.
1513 yılında yapılan bu harita 1929 yılında Topkapı Sarayı bir müzeye dönüştürülürken ortaya çıkarılmıştır. Bütün bir dünya haritası olan haritanın sadece 2 parçası ele geçirilebilmiştir. Peki ne var bunda? Sadece bir harita diyenleriniz olacaktır. Evet, Piri Reis’in haritası gerçekten bir harita. Ama içeriği gerçekten tartışmaya değer özellikler taşıyor. Amerika’nın 1492 yılında keşfedildiğini göz önüne alacak olursak, bu haritanın Tüm Kuzey ve Güney Amerika’nın Atlantik Okyanusu’ndaki kıyılarını, Karayip adalarını, Avrupa’nın ve Afrika’nın yine Atlantik’teki kıyılarının bir kısmını içermekte. Ve dünya da merak uyandıran özelliği ise keşfedilişinden yüzlerce yıl önce Antartika’nın da bu harita da var olmasıdır. Üstelik modern haritalarda bildiğimiz şekliyle değil, Antartika’nın binlerce yıl önceki, üzerinde buz olmayan halinin tam bir kesinlikle çizili olmasıdır. Bu da bilim dünyası için tam bir muammadır.
Bilim dünyasındaki yaygın kanı ise, bu haritayı Piri Reis’İn kendisinin çizmediği ; bir veya birden fazla “orjinalinden” kopya edildiği şeklinde. Bu orjinal haritanın ne kadar eski olabileceğini tahmin edebiliriz. Ama biz asıl konumuza dönelim. Piri Reis’in haritasının Atlantis’in yerini de gösteriyor olabileceği ihtimaline.
Ve işin ilginç yanı bu adayı belirtmek için (eski haritalarda bir bölgeyi tanımlamak için oraya özel olan şeyler resmedilirdi. Avusturalya’yı kanguru ile işaretlemek gibi)dörtgen ve ard arda sıralanan taşların kullanılmış olması. Aynen Bimini’de su altında bulunan insan boyutlarına göre gerçekten büyük taş yol/yapı gibi.
Deniz yüzeyinde 18 feet aşağıda olan bu yapı ancak açık bir havada bir gemiyle tam üzerine gelindiğinde fark edilebiliyor. Bahamalarda yaşayan Taiano kabilesinin kullandığı Taino dilinde Bimini kelimesi “Eski duvar adası” manasına gelmekte. Yani daha önceleri su yüzeyinde olduğu manasını vermekte. Kristof Colomb ve İspanyol denizciler buralara geldiklerinde bu dili bilmediklerinden bu bilgiyi onlar edinemeyeceklerine göre ve bu eski dil 1645’te Raymond Breton tercüme edene dek bilinmediğine göre Piri Reis 1513’te yaptığı bu haritaya bu bilgiyi nasıl ve nereden eklemiş olabilir?

18 Nisan 2011 Saat : 6:29
Kayı Şehir Atlantis Nerede?? için yorumlar kapalı
Okunma
iZmiRLi
devamını oku
sohbet Son Yazılar FriendFeed

Sohbet Girişi

Nickiniz :
Şifreniz :  

Kategoriler


Seo tarafından seohocasi v2 temasısohbetsohbet asdsadasdsadsadasdasdasdsad