TENCERE


Kayda Değer Diyaloglar

– Mahallenin diğer ucunda çok sevimli ikiz çocuklar vardı. Oradan her geçtiğimizde aklımıza düşer, şunları bir sevelim diye düşünürdük. Fakat keratalar pek yüz vermediklerinden her zaman mümkün olmazdı. Bir gün baktık sokaktalar. Birine yaklaşıp takıldık:

– Senin adın ne?

– Söylemem!

– Bak söylersen sana para veririz…  

Çocuk hiç oralı değildi. İsmini saklamakta ısrarlıydı ama kardeşi tüm saflığıyla şöyle dedi:

– Sakın söyleme ismini Murat!

Geçen eve gitmek için bindiğim otobüsün içindeki manzara beni tedirgin etti. Şoför ışıkları kapatmış, tek yolcusu da bir kenara oturmuştu. İkisi de maç saatini bekleyen kahve ahalisi gibi çıtını çıkarmadan bekliyordu. Normalde harekete geçmesi gereken otobüste bu manzarayı görünce şaşırdım haliyle. Geçtim bir kenara, beklemeye başladım. Sonra yolcuyla şöför birbirine bakıp bir şeye karar vermiş gibi bana döndüler:

– Otobüs çalışmıyor, iteleyebilir miyiz?

Haydaa!.. Ufak araba olsa vurdur bayıra gitsin ama koca otobüs… İki kişiyle olacak iş mi bu? Olmayacağını bile bile denedik, bir umut işte… Tabi ıkındık sıkındık bir milim bile oynatamadık. Ama olsun, şu hayatta belediye otobüsünü de itelemiş olduk.

Çocukken televizyonda her dediğinizi üç kere tekrar eden oyuncak papağanın reklamı dönerdi. Nasıl konuştuğunu göstermek için de reklam boyunca, “üç kere, üç kere, üç kere” derdi.

Bir gün kasabın önünden geçerken fark ettim, adam gitmiş bu papağandan almış. Elemanın birisi de tıpkı reklamdaki gibi papağana söylediklerini tekrar ettiriyor. Yalnız bir gariplik vardı. Papağanı konuşturan kişi reklamdan fazla etkilenmiş olacak ki ona sadece şunu söyletiyordu: 3 kere, 3 kere, 3 kere…

Kayıp Otobüsüm

Ne internet, ne okul yıllıkları, ne de hatıra defterleri… Eskiden tanıdığım bazı insanları bir türlü bulamıyorum. Ya isimlerini unutmuşum ya da nereden tanıdığımı… Aklımda sadece ufak tefek garip huyları kalmış. Birkaçını anlatayım belki tanıyanınız olur.

Okulların kapanmasına iki ay kala, biten defterinin son sayfasını her akşam silip ertesi gün yine dolduran bir ilkokul arkadaşım vardı. Arada merak ediyorum şu an ne işle uğraşıyordur diye. Adını bir türlü çıkaramıyorum.

Kızı ve damadıyla konuşmayan fakat torununa her gün çikolata gofret atan bir dede vardı. Sevdiğini belli etmemesi gerektiğini düşünüyor olacak ki torununu sevip okşamazdı ama her gün evin önünden bisikletiyle geçer ve ilk katın balkonuna çikolatasını fırlatır kaçardı. Arada bir aklıma gelir, yaşıyorsa Allah uzun ömür versin.

Hatmede kendisine büyük taş verildiği için çocuk gibi mutlu olan bir abi vardı. Hatmeden çıktıktan sonra arkadaşına güle güle sorardı, “Bana büyük taş geldi, sana geldi mi?” diye. Sonra taşındı gitti, bir daha da hiç haberim olmadı.
Eskiden kayıp otobüsü diye bir otobüs vardı, artık var mı bilmem. Üzerinde kaybolan insanların resimleri, şehir şehir dolaşırdı. Ben de burada kendi kayıp otobüsümü gezdireceğim, kim bilir belki anlattığım bu insanları tanıyan eden olur.

Başka Camiler

Çocukken huyumuzdu, her teravih namazını başka camide kılmaya çalışırdık. Her akşam olmasa da her fırsatta başka mahallelerin camisine misafir olur, bir de oranın ikinci katını görürdük. O yaşlardayken nedense ikinci katlar bizim için daha cazipti. Geç kaldıysak apar topar merdivenleri tırmanır, dağılarak boş yerlere geçerdik. Doluluk oranına göre değişen yerlerimiz, kimi zaman arkadan öne doğru daralan bir merdiven basamağı ya da bir kişi için oldukça ferah sayılabilecek pencere önü boşlukları olabiliyordu.

Başka halılar, başka ampuller, bambaşka tespihler, genel olarak birbirine benzeyen camileri birbirlerinden farklı kılan detaylardı. Birer birer keşfettiğimiz camilerden çıktığımızda ya da teravih esnasında fırsat bulup birbirimize anlattığımız küçük detaylardı bunlar. Kimi zaman kubbeden sarkan devasa aydınlatmanın büyüklüğünü kendi camimizinkiyle kıyaslayıp, kimi zaman hiçbir tespihi birbirine benzemeyen caminin en güzel tespihini kapmaya çalışarak geçirirdik vaktimizi. Uslu günümüzde isek, yaşlı amcalardan uyarı almadan namazı bitirmiş olurduk.

Şimdi, yürüdüğümde ancak beş dakikamı alacak kadar uzak bu camiler. Oysa o zamanlar uzak yerlerin bizimkine benzeyen ama kendine has kokusu, rengi olan camiler gibi gelirdi. İftar vakti izlediğimiz tarihî filmlerden olsa gerek, arkadaş grubumuzla oralara gitmek, sefere çıkıp yeni bir şehir fethetmek gibi bir his yaşatırdı.

Gittiğimiz camiler bazen de biraz garip gelirdi bize. İşte o zaman, tam safta yerimizi almışken, bir kıpırtı önce birimizi sonra hepimizi sırayla harekete geçirirdi. Bu camide bir türlü duramazdık. Evini özleyen çocuklar gibi huysuzlanırdık. Kapıya gider, kalabalık ayakkabılar arasından bize ait olan çiftleri bulup apar topar kendi camimize koşardık. Kendi muhitimizin camisi dolmuş olsa bile yerimiz garantiydi, merdiven basamakları hep bizimdi.

Geçen bayram namazını fırsat bilip gittim çocukluğumun bizim camisine. Dolup taşan alt katta yer bulma umuduyla ilerledim. Oturacak bir yer bulamadım. Nasıl olsa cemaat sıkışır ben de bir boşluğa geçerim diye düşünürken gözüm merdivenlere takıldı. Basamakları çıkmaya başladım. Yukarıya çıkacağımı zannedip, yer olmadığını söyleyen insanlara kulak asmadan merdivenleri yarıladım. Artık tam da bahsettiğim basamaktaydım. Bir basamağa bir de kendime bakınca, ne kadar zaman geçtiğini, büyüdüğümü bir kez daha anladım.

TENCERE ile Benzer Yazılar:

19 Ocak 2012 Saat : 10:41
TENCERE için yorumlar kapalı

Yorumlara kapalı.

sohbet Son Yazılar FriendFeed

Sohbet Girişi

Nickiniz :
Şifreniz :  

Kategoriler


Seo tarafından seohocasi v2 temasısohbetsohbet asdsadasdsadsadasdasdasdsad